Sağlık hakkı evrensel bir haktır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25. Maddesi’nde “ Herkesin kendisi ve ailesinin sağlık ve güvenci için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes işsizlik, sakatlık, hastalık, yaşlılık ve kendi denetimi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.” diyerek sağlık hakkı evrensel olarak da güvence altına alınmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17/2. Maddesinde sağlık hakkı “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz, rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”şekliyle güvence altına alınmıştır.
Yine Anayasanın 56. maddesinde de devletin kişilerin sağlık hakkını koruması gerektiği ve bunun için gerekli önlemleri alması gerektiği belirtilmiştir.
Son yıllarda teknolojik gelişmeler tıp alanına da yansımış, geliştirilen tıbbi cihazlar tanı/tedavi süreçlerinde daha fazla etkin hale gelmiştir. Bununla birlikte tanı/tedavi süreçlerinde hekimlerin fonksiyonu önemini yitirmemiştir. Bilimsel gelişmeler kolaylık ve yeni tedavi yöntemleri yanında birçok riski de beraberinde getirmiştir. Bu risk faktörleri, komplikasyon ya da tıbbı kötü uygulama (malpraktis) nedeniyle ortaya çıkabilmektedir. Bu riskler nedeniyle tüm hukuksal ve etik metinlerde en kutsal değer olarak kabul edilen insan yaşamı sona ermekte ya da kalıcı yıkımlar oluşabilmektedir. Bu nedenle hastaların tıbbi müdahaleler neticesinde uğradıkları zararların hangilerinden hekimler, hangilerinden sağlık kuruluşlarının sorumlu olduğunun tespiti gerekmektedir. Ayrıca hasta ile hekim arasındaki ilişkinin kaynağı hekimlerin hangi davranışlarından yasalar karşısında nasıl sorumlu olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.
TANIM
Öğretide tıbbi müdahalenin tanımı hususunda tam bir fikir birliği bulunmamakla birlikte genel bir tanım olarak “Tıbbi müdahale, tıp mesleğini icraya yetkili bir kişi tarafından, doğrudan veya dolaylı olarak tedavi amacına yönelik olarak gerçekleştirilen her türlü faaliyeti ifade eder” şeklinde tanımlamak mümkündür. Tıbbi müdahale şekillerinin hızla değişmesi nedeniyle tanım hususunun açıklanmasında kullanılan terimler de izahta yetersiz kalmaktadır.
HUKUKA UYGUN TIBBİ MÜDAHALENİN UNSURLARI
- Tıbbi Müdahale Yetkili Kişiler Tarafından Yapılmalıdır
- Tıbbi Müdahale Hukuken Kabul Edilebilir Bir Amaca Yönelik Olmalıdır
- Tıbbi Müdahale Tıbbın Sınırları İçerisinde Kalmalıdır
- Hastanın Aydınlatılmış Rızasının Alınması Gerekmektedir
HUKUKİ SORUMLULUK BAKIMINDAN KÖTÜ UYGULAMA
Hekimlerin sorumluluğu kusura dayanmaktadır. Kusursuz sorumluluk söz konusu değildir. Kusur, kusur sorumluluğunun kurucu öğesidir. Kusurun tanımı kanunda yer almamaktadır. Doktrin ve uygulamada kusur, hukuk düzeninin kınadığı davranış olarak tanımlanmaktadır. Kusur, hukuka aykırı bir davranışı gerektirmektedir. Kusurlu bir davranışın hukuka aykırı olmaması mümkün değildir.
Kusur sorumluluk hukukunun temelidir.
Kusurun kast ve ihmal olmak üzere iki türü mevcuttur.
Kast, hukuka aykırı sonucun bilerek ve isteyerek meydana getirilmesidir. İhmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve gereken özenin gösterilmemesidir.
Tıbbi uygulamada genellikle kasten değil ihmal nedeniyle kusur ortaya çıkmaktadır. İhmal, aynı şartlar altında, aynı türdeki kişilerin iş hayatında gösterdikleri gerekli özenin gösterilmemesi, kısaca özen eksikliğidir. Şu halde ihmalin temeli, hukuk düzeninin koymuş olduğu özen yükümüne aykırı davranışa dayanmaktadır. İhmal, olumlu bir davranıştan, bir yapmadan ibaret olabileceği gibi, olumsuz bir davranıştan, bir yapmamadan da ibaret olabilir. Hekim özen görevine uygun şekilde gerekli önlemleri de alarak müdahalede bulunduğunda sorumluluğu söz konusu olmayacaktır. İhmal nedeniyle tazminatın söz konusu olabilmesi için; hekimin hastaya karşı bakma yükümlülüğünün olması, bakım ve tedavi standardının ihlali, tazmin edilebilir bir zarar ve bakım ve tedavi standardının ihlali ile meydana gelen zarar arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekmektedir.
Tıbbi uygulama hatası aktif olarak olabileceği gibi pasif olarak da gerçekleşebilmektedir. Bir hekim uyguladığı tedavi neticesinde bir hataya sebep olabileceği gibi gerekli olan tedaviyi uygulamaması neticesinde de kötü uygulamaya sebep olabilmektedir. Örneğin, hekim yapması gereken testleri yapmamışsa bu nedenle de bir hataya sebep olmuşsa bu durumda hekimin sorumluluğu doğmaktadır.
Sağlık çalışanının, tıbbi müdahale ilişkisindeki tüm borçlarına uygun davranması, kendisinden beklenen standart uygulamadır. Bunun dışında kamu hukukundan doğan yükümlülüklerin ihlali standart uygulamanın yapılmaması anlamına gelmemektedir.
HATALI TIBBİ MÜDAHALEDEN DOLAYI TAZMİNAT SORUMLULUĞU
Sorumluluk, bir kimsenin başkasına verdiği zararı giderim yükümlülüğüdür. Kural olarak bir kimse başkasına verdiği zarardan hukuken sorumludur. Hekimlerin hukuki sorumluluğu veya tazminat borcu bir esasa yahut bir kaynağa dayanmak zorundadır. Hukukta bir borç varsa bunun bir hukuki esastan kaynaklanması, bir başka ifade ile hukukun borç doğuran kurumlarından birine dayanması gerekir. Bir hekimin tazminat ödemesi gerektiğinden söz edilecekse bunun kaynağının ortaya konulması gerekir. Hukukta borç kaynakları birkaç tanedir. Bunlar;
- Sözleşme
- Haksız fiil
- Sebepsiz Zenginleşme
- Vekâletsiz İş görmedir.
Bunlardan hekimlerin en çok karşılaştıkları sorumluluk tipi haksız fiil ve sözleşme sorumluluğudur.
a) Haksız Fiil Sorumluluğu
Haksız fiil sorumluluğu; kusurun, sorumluluğun sebebi olduğu sorumluluk türüdür. Haksız fiil sorumluluğu, sözleşme dışı, hukuka aykırı, kusurlu bir davranışla bir kimseye verilen zararın tazmini sorumluluğudur. Gerek kasten, gerek ihmal ile yahut tedbirsizlik neticesinde haksız bir surette birisine zarar veren bu zararı gidermekle yükümlüdür. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere haksız fiilden sorumlu olmak için hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve uygun illiyet bağı bulunmalıdır.
Hekimin genel olarak sorumluluğu sözleşmeden kaynaklanmasına rağmen, sözleşme dışı, sözleşmenin geçerli olmadığı durumlarda haksız fiil sorumluluğundan bahsedilmektedir. Örneğin; yasal olmayan ancak günlük hayatta sıkça karşılaştığımız organ alma ve kürtajda bu tür bir haksız fiil sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Hatta hasta ile hekim arasında sözleşme ilişkisinin bulunduğu durumlarda dahi sorumluluğun kaynağı haksız fiile dayandırılabilmektedir. Genelde de tıbbi yardım ve el atmada hasta yakınlarının açacağı tazminat davalarında sorumluluğun kaynağı haksız fiildir.
b) Sözleşme Sorumluluğu
Sözleşme sorumluluğu; hasta ile hekim arasında kurulan hukuki ilişkinin genel anlamda kabul edilen sorumluluk tipidir. Hekim ile hasta arasında ilk karşılaşmadan itibaren bir sözleşmenin olduğu varsayılmaktadır.[1] Hekim bu sözleşme ile uygulanacak tedavinin neticesi hakkında kesin bir teminat veremez. Ancak bu sözleşme ile hastanın sağlığını korumak veya düzeltmek amacıyla elinden geleni yapacağını, hastaya özen, sadakat ile bağlı kalacağını, tüm bilgi ve becerisini kullanacağını vs. hususlar yönünden garanti vermiş olacaktır.
Hekimlik sözleşmesinin konusunu taraflar, hastanın ödeyeceği bir bedel karşılığında, sadece hastalığın teşhisi edimi ile sınırlandırabilecekleri gibi, hekime teşhisle birlikte tedavi ve bakım edimlerini de yüklemiş olabilirler. Bu asli yükümler dışında, hekimin daha başka sözleşmesel edim yükümleri de bulunmaktadır. Tıbbî özen gösterme, aydınlatma, arşivleme, sır saklama ve sadakat yükümleri gibi.
Ancak bu sözleşmenin gerçek anlamıyla tıbbi müdahale sözleşmesi olabilmesi için, tıbbi müdahalede bulunacak kişinin “yetkili” bir kişi olması gerekir. Bu anlamıyla sözleşme, sıradan iki insan arasında değil taraflardan birinin konu ile ilgili yetkili kişi olduğu bir sözleşmedir. Bu kişi, duruma göre hekim, hemşire, hasta bakıcı veya hastanenin kendisi olabilmektedir. Hekim ile hasta arasında kurulan bu sözleşmenin türü kanunda yer almamakta ancak bu sözleşme kanunda yer alan bazı sözleşmelere benzer özellikler göstermektedir. Bu nedenle de bu sözleşme hükümleri uygulanmaktadır.
Yargıtay uygulamalarında genellikle estetik cerrahları ve diş hekimleri ile yapılan sözleşme eser sözleşmesi olarak kabul edilmektedir.
Belirtilenler dışındaki hekim ve hasta arasındaki sözleşme vekâlet sözleşmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk hukuk sisteminde, hasta- hekim arasındaki ilişkinin Borçlar Kanunumuzun ilgili maddelerinde yer alan vekâlet akdi olduğu kabul edilmektedir. Bu sözleşme taraflardan birisinin iş görme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Bu iş duruma göre; tedavi, teşhis duruma göre ise sadece korumadır. Fakat hangisi olursa olsun iş görme borcu altına girmektedirler. Eser sözleşmesinde iş görme borcu altında olan taraf, taahhüt ettiği sonucun meydana gelmesi borcu altındadır. Oysaki vekâlet sözleşmesinde bir sonuç garanti edilmemektedir. Beklenilen sonucun meydana gelmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı, her türlü önlemin alınacağı garanti edilmekte sonuç garanti edilmemektedir.
. Sözleşmeye “vekâlet sözleşmesi” deyince, hekim bakımından ön plana çıkan en önemli unsur, işi özenle yapma borcudur. Hekim, kendisine başvuran hastaya müdahalesini özenle yapmak zorundadır. Onun bu sözleşmeden kaynaklanan borcunun, doğru dürüst yerine getirilip getirilmediğinin temel kıstası “özen borcu” dur. Vekâlet akdi hükümlerine göre hekim ve sağlık kuruluşu, hastanın zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan gecikmeksizin saptayıp, gerekli önlemleri derhal eksiksiz bir biçimde almak, hastalığın seyri ve uygulanması gerekli olan tüm tedavinin olası risklerini eksiksiz olarak bilgilendirmek ve uygun tedaviyi gecikmeksizin gerektiği gibi yani doğru şekilde uygulamak zorundadır.
Ancak doktrinde ve Yargıtay uygulamasına göre hekim, vekâlet görevine konu işi görürken sonucun elde edilememesinden sorumlu değildir. Bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin davranışların özenli olmamasından sorumludur.
Bu anlamda hekimin tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için, üstlenmiş olduğu işi sözleşmeye uygun bir şekilde yapmamış olması birinci şarttır. Fakat tazminattan söz edebilmek için, ortada bir zararın da bulunması gerekmektedir. Bu yüzden birinci şart dışında ikinci şart, ortada bir zararın bulunmasıdır. Bu zarar maddi veya manevi olabilir. Bu önemli değildir. Fakat her halükarda bir zarar bulunmalıdır. Bunun dışında zarar ile hekimin eylemi arasında bir neden-sonuç ilişkisi de bulunmalıdır. Son olarak temelde hekimin meydana gelen sonuçta kusurlu olması da şartlardan biridir. Tazminat hukuku bakımından borca aykırılığın bulunması gerekmektedir.
Sağlık personelinin acil durumlar dışındaki sorumluluğu bir sözleşmeye dayanmaktadır. Burada hukuka aykırılık sözleşmeye aykırılık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 2002/13959 Esas; 2003/2380 Karar; 06.03.2003 tarihli kararında “ Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de bu sonuca, ulaşmak için yaptığı uğraşıların özenle görülmemesinden sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan bile sorumludur. O nedenle hekimin meslek alanı içinde olan bütün kusurları sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Hekim, hastasının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Hekim tıbbi çalışmalarda bulunurken bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü ihtiyat tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Hekim, ufak bir tereddüt gösteren durumlarda bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve orada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Titiz, özen göstermeyen bir vekil, vekâleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmaktadır.” Şeklinde vekillik görevinin gereğini tam anlamıyla belirtmiştir.
TIBBİ MÜDAHALEDE HUKUKİ SORUMLULUĞUN SEBEPLERİ
Sağlık çalışanının, acil durumlar dışındaki sorumluluğu sözleşme sorumluluğudur. Ortaya çıkacak sorumluluk esasen kusura dayanmaktadır. Sağlık çalışanının sözleşme sorumluluğunun dışında geniş anlamda haksız fiil sorumluluğu, bir sözleşmenin kurulmadığı durumlarda vekâletsiz iş görmeden sorumluluğu, istihdam edilen yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluğu olabilecektir.
Sözleşmenin tarafı olan kişi kural olarak hafif kusurundan dolayı sorumlu olmayacağına ilişkin bir anlaşma yapabilir. Ancak bu anlaşma Özel Hastaneler söz konusu olduğunda geçerli olmaz. Bu husus borçlar kanununda da açıkça yer almaktadır.
Kamu görevlisi ile özel olarak çalışan hekimin sorumluklarının dayanakları da değişebilmektedir. Kamu görevlisi olan sağlık çalışanının görevden ayrılan kişisel kusurlarından doğan sorumluluğu haksız fiil esasına tabidir.
- Özel Hukuk Kişileri Tarafından Yürütülen Sağlık Faaliyetlerinden Dolayı İdarenin Sorumluluğu
Özel hukuk kişileri (serbest çalışan hekim ve özel hastaneler), sundukları sağlık hizmetlerinden, özel hukuk hükümleri çerçevesinde sorumludur. Bu durumda, hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişki bir özel hukuk sözleşmesi olup, tarafların hak ve sorumlulukları bu sözleşme kapsamında değerlendirilecektir.
İdarenin, bu tür sağlık faaliyetlerini ruhsatlandırmak, denetlemek, yaptırım uygulamak gibi görev ve yetkililerinden dolayı sorumluluğu söz konusu olabilir. Yoksa idarenin bunun dışında herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Özel hastane bünyesinde çalışan hekim vs. hatalarından hasta ile yapılan ilgili sözleşme veya istihdam eden sıfatıyla sorumluluk doğmaktadır.
- Hekimin Hatalarından Dolayı İdarenin Sorumluluğunun Hukuki Dayanağı
Anayasanın 129/5. maddesine göre ise; “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine açılır.”
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunun 13. maddesi, memur ve diğer kamu görevlilerinin kişilere verdikleri zararlardan dolayı sorumluluklarını “Kişiler, kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevi yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açabilirler.” Şeklinde düzenlemiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2011/4-592 Esas; 2012/25 Karar; 01.02.2012 tarihli kararında “ Davacıların iddiası, davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği bir kusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin ihmaline dayanmaktadır. Davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir.” Şeklinde hüküm tesis etmiştir.
- Hekimin Kişisel Kusuru ve Görev Kusuru
Hekim görevi ile alakalı olmayan kişisel kusurundan tamamen kendisi sorumludur. Resmi görevinden tamamen ayrılarak meydana getirilen kusurdan sorumluluk sadece hekime aittir. Bu sorumluluk başkasına yükletilemez.
Hizmet kusuru veya görev kusuru ise; “kamu görevlilerinin görevlerinden ayrılamaz nitelikte olan” kusurlarıdır.
Kişisel kusur ile görev kusuru ayırımının en önemli sonucu; kişisel kusurda doğrudan kamu görevlisinin aleyhine adli yargıda dava açmak mümkün iken görev kusuru veya görev kusuru ile kişisel kusurun birleştiği durumlarda idare aleyhine dava açılabilmektedir.
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunun 13. maddesi ile getirilen düzenlemenin; kamu hukukuna bağlı görevlerle ilgili ortaya çıkan zararın, bu görevi yerine getiren personelin kusurlu ya da kasıtlı davranışından kaynaklansa bile; açılacak tazminat davasının, bu görevi yerine getiren personele karşı değil, ilgili idare aleyhine açılabileceği kabul edilmektedir. Kanun; hizmet kusuru-kişisel kusur ayırımına girmediği, üstelik kasıtlı eylemleri de içerdiği için, kamu hizmeti yerine getiren personelin tam bir yargı bağışıklığının bulunduğu ifade edilmektedir. Bu nedenle; kamu görevlisinin kişisel kusurundan dolayı zarar gören kişiye karşı, kamu görevlisi değil idarenin sorumlu olacağı, kamu görevlilerinin kişisel kusurlarından dolayı kamu görevlilerine karşı dava açılamayacağı da kabul edilmektedir.
TIBBİ UYGULAMANIN KÖTÜ YAPILMASI NETİCESİNDE TAZMİNAT DAVASI
Tıbbi müdahalenin kötü uygulanmasından kaynaklanan sorumluluk bir tazminatı gerektirmektedir. Şartlarının bulunması halinde hem maddi hem de manevi tazminat davası açılabilmektedir. Tazminat davası kural olarak eylemi gerçekleştiren kişiye karşı açılır. Fakat bazı hallerde eylemi yapan kişinin kusurundan başka birinin sorumluluğu söz konusu olabilmektedir. Bu takdirde davanın tarafı eylemi yapmamasına rağmen söz konusu sorumlu kişi olabilir.
Davayı zarar gören hasta açar. Onun ölmesi halinde onun yakınları da dava açabilecektir. Özellikle sözleşmeye dayalı tazminat davalarında sözleşmenin kimler arasında yapıldığının tespiti önem arz eder. Sözleşme ilişkisine dayanılması ihtimalinde sağlık personelinin sözleşmenin tarafı olmadığı hallerde onlara sözleşme ilişkisi çerçevesinde başvurulması mümkün değildir. Kendisine ait bir muayenehanede tedavi hizmeti veren hekimden, farklı olarak belirli bir hastanede tedavi hizmeti veren hekimin belirli bir kuruma tabi olarak çalışması söz konusudur. Burada hastanın sözleşmeyi hekim ile mi yoksa hastane ile mi kurduğunun belirlenmesi, sözleşmeden kaynaklanan taleplerin ve sorumluluğun kime yöneltileceğinin tespiti bakımından önemlidir.
- Maddi Tazminat
Tıbbi müdahalenin kötü uygulanması neticesinde meydana gelen maddi zararın tazmini amacıyla açılmaktadır. Kişinin tıbbi müdahale neticesinde kavuşacağı durum ile kötü müdahale neticesinde meydana gelen durum arasındaki farktır. Kişinin mameleki değerinde istemeden meydana gelen bir azalma ya da artması gerekirken artmamasıdır.
Sözleşme ve sözleşme dışı her ne şekilde meydana gelirse gelsin, meydana gelen bu maddi zararı ispat yükü iddia edene yani hastaya aittir. Ancak tam olarak maddi zararın belirlenemeyeceği durumlarda somut olayın özelliğine göre zararı hâkim belirler ya da bilirkişiden zararın tespitini isteyebilir. Uygulamada da genlikle uzmanlık gerektirdiğinden bahisle bilirkişiden tespit istenilmektedir.
Tıbbi müdahalenin kötü uygulanması neticesinde hasta ölmüşse destekten yoksun kalan yakınları dava açabilecektir. Bunun için destekten yoksun kalanların mutlaka ölenin yasal mirasçıları olması gerekli değildir. Destekten yoksun kalan ile sağlık personeli arasındaki ilişki haksız fiilden kaynaklanmaktadır. Tıbbi müdahalenin hemen ardından ölümün gerçekleşmesi durumunda ölünün defin, cenaze, kefen vs. masrafları da maddi tazminat olarak istenebilecektir. Ölümün daha sonra meydana gelmesi durumunda ise ölüm anına kadar yapılan masraflar da talep edilebilir.
Tazminat miktarı hesaplanırken tarafların kusur durumları da dikkate alınır.
b) Manevi Tazminat
Manevi zarar; mağdurun huzurunda beklediğinin aksine bir yönde ya da beklemediği bir şekilde meydana gelen azalmadır. Manevi tazminat, kişinin duymuş olduğu bu elem ve ızdırabın giderilmesine yöneliktir.
Manevi tazminat gerçek anlamda bir tazminat olmadığı gibi bir ceza da değildir.
Manevi tazminatın hukuki dayanağını Medeni Kanun’un 24. maddesi, vücut bütünlüğünün ihlali ve ölüm halinde 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi oluşturmaktadır.
Manevi tazminat miktarının belirlenmesinde hâkimin takdir yetkisinin büyük rolü bulunmaktadır. Manevi tazminat bir tarafın zenginleşmesine diğer tarafın mahvına neden olmayacak şekilde objektif ve sübjektif unsurların takdirine göre belirlenmektedir. Uygulamada maddi tazminatın aksine manevi tazminat miktarı tam anlamıyla hakimin takdirinde olan bir husustur.
Manevi tazminatta, vücut bütünlüğüne ve kişilik haklarına saldırıda; vücut bütünlüğü ve kişilik hakkı zarar gören kişi hak sahibidir. Ancak Borçlar Kanunu’nun 56/2. maddesinde de açıkça yer aldığı üzere ağır bedensel zarar veya ölüm hallinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.
Belirtilen nedenlerle manevi tazminat tam anlamıyla bir tazminat olmayıp saldırıya uğrayanın ya da yakınlarının az da olsa huzur duygusunu tatmin bakımıyla getirilmiş bir tazminattır.
GÖREVLİ MAHKEME
Özel hastanede uygulanan hatalı tedavi nedeniyle hastane ve hekime karşı tazminat davası doktor ile hasta arasında kurulduğu kabul edilen vekâlet ilişkisinin bir sonucu olarak TÜKETİCİ MAHKEMELERİNDE, Tüketici Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde Tüketici Mahkemesi Sıfatı ile Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılmalıdır.
Kamu kurumu niteliğindeki devlet hastanesi veya üniversite hastanelerine karşı açılacak tazminat davaları ise İDARE MAHKEMELERİ görevlidir.
YETKİLİ MAHKEME
Malpraktisten kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davalarında genel yetkili mahkeme şu şekildedir;
- Genel Yetkili Mahkeme:
HMK.m.6 gereğince açılacak tüm maddi ve manevi tazminat davalarına bakmaya genel yetkili mahkeme davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir (HMK m.6).
Malpraktis nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açan davacı genel yetkili mahkemede dava açabileceği gibi aşağıdaki hallerde özel yetkili mahkemede de dava açabilir:
- Sözleşmenin İfa Yeri:
HMK.m.10 Sözleşmeden doğan davalarda yetki “Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de açılabilir.”
- Tüketicinin/Davacının Yerleşim Yeri
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m.73/5 ”Tüketici davaları, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesinde de açılabilir.”
- Haksız fiil nedenine dayalı malpraktis maddi ve manevi tazminat davası, yukarıda belirttiler genel yetkili mahkemede açılabileceği gibi aşağıdaki mahkemelerde de açılabilir (HMK md. 16):
- Haksız fiilin işlendiği,
- Zararı meydana geldiği,
- Zararın meydana gelme ihtimalinin bulunduğu,
- Zarar görenin yerleşim yerinde de açılabilir.
ZAMANAŞIMI
Zamanaşımı, hukuk kurallarının kişilere tanıdığı hakların, getirdiği yaptırımların yine hukuk kuralları ile belirlenen süreleri aşmasıdır. Başka bir anlatımla, bir hakkın hukuk kuralında öngörülen sürede kullanılması neticesinde bir takım sonuçlar meydana gelmektedir. Zamanaşımı süresi bu sürelerdendir.
Zamanaşımı hem borçlar hukukunda hem de ceza hukukunda yer almaktadır. Borçlar hukukunda zamanaşımı, borcun doğumundan sonra, belli bir sürenin geçmesi sonucunda borçluya borcu ödemekten kaçınma hakkı veren bir nedendir. Zamanaşımı borcu sona erdirmez, sadece borçluya borcu ödemekten kaçınma hakkı verir.
6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 72.maddesinde zamanaşımı özel olarak düzenlenmiştir. Kusurun kurucu unsur olduğu durumlarda kanun maddesinde üç türlü zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Buna göre tazminat talebi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yılın ve herhalde fiilin işlendiği tarihten başlayarak 10 yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Zararın mahiyet ve şümulü anlaşılmadan mutlaka haksız eylem tarihinden itibaren 2 yıl içinde dava açılması gerektiği yolunda bir görüş, Borçlar Kanunu’nun 72. maddesindeki zararı öğrenme kavramına uygun düşmez. Bu nedenle İsviçre Federal Mahkemesi gibi Yargıtay da vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zararlarda 2 yıllık zamanaşımı süresinin ancak kesin teşhisten, özellikle sürekli sakatlığa ilişkin kesin raporun öğrenilmesinden sonra işlemeye başlayacağını kabul etmektedir.
Davaya konu eylem, aynı zamanda suç oluşturuyorsa o zaman Ceza Kanunu’nda daha uzun süre öngörülmüş ise, tazminat davasında ceza zamanaşımı süresi uygulanacaktır.
Sağlık çalışanı ile hasta arasında vekâlet ilişkisinin bulunduğu durumlarda ise 6098 sayılı kanunun 147/5.maddesinde belirtildiği üzere 5 yıllık zamanaşımı süresi mevcuttur.
[1] Yargıtay 9.Hukuk Dairesi 1991/14336 Esas; 1991/8375 Karar; 18.11.1991 tarihli kararı